Instagram
Bizden haberdar olmak ister misiniz?
Adınız Soyadınız Eposta
12 Ekim - 13 Kasım 2011
Gürsel Soyel
"İz "
Sergi Resimleri Basın Bülteni Basında Gürsel Soyel Biyografi


Gürsel Soyel 
“İz”
 
Gürsel Soyel’ in “İz” adlı kişisel sergisi 12 Ekim – 13 Kasım 2011 tarihleri arasında, Nişantaşı’ndaki tarihi Damat Tween ADV Mağazası’nın 6. ve 7. katlarında yer alan Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
 
“Artgalerim, Cemal Gürsel Soyel’in tuval üzerine yağlıboyalardan oluşan sergisini ekim ayında açıyor. Uzun yıllardır çalışmalarını Viyana’da sürdüren Soyel, yapıtlarında nesneler dünyasına karşı soyut bir dil geliştirmiştir. Sanatçı, anlık ruh halleri ve jestüel bir tavırla kurguladığı kompozisyonlarında hızlı ve ekspresif boya sürüşleriyle bizi gerilimli bir atmosfere sokar. Tuvaldeki bu gerilim aynı zamanda da son derece dengeli ve plastiktir. Sanatçının yapıtlarındaki çıkış noktası insanların şehirde bıraktığı her türlü iz ve şehrin dokusunda oluşan görsel etkilerdir. Bir birikim sonucu kendiliğinden oluşmuş bu dokular ve izler sanatçının süzgecinde yeni bir soyut dile ulaşır.”
 
Siyah beyaz ve gri armonili resimlerin ağırlıklı olduğu bu sergi 12 Ekim – 13 Kasım 2011 tarihleri arasında Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi’nde görülebilir. 


EMOTIONAL: DUYGUSAL, HEYECANLI 
 
Onu her gün atölyesine giderken ya da kentin sokaklarında dolaşırken düşünün. Cebinde her zaman hazır bir fotoğraf makinesi vardır. Yıpranmış bir billboard ya da kullanılmayan bir binanın cephesinin önünde bir an takılmış bakıyor veya bazı fotoğraflar çekmektedir. Gördüğü ve çekmek istediği şey insanların zaman içerisinde bu yüzeylerde oluşturdukları, bıraktıkları izlerdir. Yırtılmış afişler, boyanmış, kazınmış, küflenmiş yüzeylerden bazıları resim sanatının özellikle soyut sanatın örneklerine çok benzerler. Gürsel, her eğitimli göz gibi zamanla oluşan bu renkleri, biçimleri, çizgileri resimsel kompozisyonlar gibi algılar. Daha doğrusu gördüğü biçimleri sanat tarihi birikimiyle okur. Aslında günümüzde artık gelinen noktada her şeye estetik ve kavramsal anlamlar yüklemek olasıdır. Diğer yandan artık ayçiçeklerine Van Gogh’u düşünmeden bakamadığımız gibi soyut sanatı ve kavramsal sanatı bir kenara koyarak çevremizdeki hiçbir biçim ya da görselliğe de kayıt düşemeyiz. Sanat tarihi sayesinde yırtılmış bir billboard çok etkili bir resim gibi gelir bize. Gürsel tabi ki bu algının farkındadır ve müzelerdeki estetiği sokakta da görür. Akademilerde öğretilen soyutlama mantığının yerine, (nesneden-soyuta giden yola hiç itibar etmemiştir) hareket noktası olarak her gün sokakta gördüğü bu soyut biçimleri kullanır. Dolayısı ile soyut ekspresyonizmin kelime haznesi ile bu zamanla oluşmuş spontan soyut biçimler arasında ilişki kurar ve bu ilişki üzerinden kurgularını oluşturur. Resimlerini çektiği, insanların şehrin dokusuna bıraktığı bu izler onun eskizleri, notları gibidir. Resimsel tatları olan bu izlerin asla kopyasını yapmaz. Bu bir ön çalışma gibidir ve resim yapmak için bir başlangıç noktasını oluştururlar. O gördüğü ve bazen fotoğraf makinesiyle not aldığı biçimlerle soyut ekspresyonizmin artık eskimiş biçim dili arasında kurduğu bu ilişkileri çözümlemek ve belki de yeni bir soyut dil oluşturmak amacıyla atölyesine kapanır.
 
Onu atölyesinde çalışırken düşünün. Atölyesine girdiğinde yapacağı resmin akıbetini asla bilmez. Resmin kaderini belirleyen şey o günkü haletiruhiyesidir çünkü. Atölyesine girdiğinde o günkü, o anlarındaki, o enerji halindeki kişisel durum, resmin atmosferine nüfus eder. Gürsel için resim, o gün ya biter ya da artık o yitik bir tuvaldir. Ertesi gün atölyesine döndüğünde yeni bir resim yapmak için oradadır artık. Yeni bir ruh hali içindedir. Resmi eğer yitirilmişse yenisini boyamak üzere genellikle kazır. Hızlı çalışır. Bedenini resim yapma eyleminin bir parçası haline getirmek ister. Bu jestüel boya sürüş ve yer yer kazımaların oluşturduğu dinamik bir yapı oluşur tuvallerinde. Yaparak, bozarak çalışır. Anlık ruh halleri resminin temel motivasyonudur.  Jestüel bir tavırla kurguladığı kompozisyonlarında hızlı ve ekspresif boya sürüşleri bizi gerilimli bir atmosfere sokar. Tuvaldeki bu gerilim, aynı zamanda da son derece dengeli ve plastiktir. Resmine baktığımız da bu dünyaya ait olmayan ama yine de bildik bir mekan duygusu bizi ikircikli bir halde bırakır. Oluşturduğu renk ilişkileriyle beraber resmin yüzeyinde oluşan soyut mekan duygusu dünyalaşmıştır sanki. Üst üste sürülmüş boyaların oluşturduğu bu mekansal algı, yine de bizi resmin içine çeker.  
 
Bu tavır, soyut ekspresyonizmin doğasında var olan bu sürüş, onu 50’li yılların pentür anlayışına yaklaştırır ama bu onun için belki de tam istediği iklimde yaşamak gibidir. Kendi duyuş ve dilini oluşturmak adına tarihten aldığı bu referans ona sağlam bir dayanak oluşturur. Kaldı ki resim sanatı ne zamandır tüm sanat tarihinin birikimini özgürce kullanıyor. Modernizm sonrası sanat yaklaşımlarının ruhuna ters düşmeyen bu tavır çoktan meşru zeminini buldu. Gürsel, Titian’dan Willem de Kooning’e uzanan görkemli resim geleneğinin takipçisidir. Resmi, soyut ekspresyonizmin eskimiş kelime dağarcığına yüreğimizi hoplatacak katkıları yapabilecek potansiyeli taşısa da bunu şimdilik bize pek göstermez. Fiona Rae’ye Turner ödülünü verdiren “soyut resimde kullanılan temaların genişlemesine yaptığı katkılar” gerekçesi gibi bir endişe taşımadığını varsaysak bile (bu tamamen sanatçının öznel duruşuyla ilgili bir durum) Gürsel’in resmindeki kuvvetli pentür duygusu resmin içinden bize ulaşan enerji, gerçek bir ressam ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Sanatçının kendi duygusundan ve kentin dokusundan çıkarttığı bu resim, içinde öneri taşıyan her yapıt gibi çağın sorunsallarıyla ilişkilenmiş demektir. Soyut resimde imge her zaman örtük ve saklıdır. Resmi anlayabilmek için dışarıdaki göndermeleri bilmek gerekebilir. Gürsel’in referansları sanatsal referanslardır ve kent kültürüyle ilişkisini yine sanat üzerinden kurar. Sonuçta bir anlamın belirmesine izin vermediği yapıtlarında, oluşturduğu ekspresyon kendisine ve şimdiye aittir. Günümüz sanatının yeni ifade biçimlerinden ya da moda yaklaşımlarından da uzak durması onun tuval resmine olan inancının bir göstergesidir. O yeni olanı, duygusunu ve ifadesini tuval resminin hiç bitmeyen gücünde arar. Bu güç, yüzlerce yıllık bir gelenektir ve her dönem kendi modern örneklerini yaratmasını bilmiştir.
 
“Çalışmayı bitirdiğimde o resim o gün ya bitmiştir, ya da artık yitirilmiştir” sözünü Baselitz’in bir röportajında okumuştu ve bana aktardığında “bak bende onun gibi yapıyorum” diyerek espriyle karışık ipuçları vermeye çalışıyordu. Oysaki onun öyle resim yaptığını on yıllardır biliyordum. Bu her zamanki sıcak, alaycı ve çocuksu kalbi olan dostumun bu zekice yapılmış esprisi tabi ki onun resmi için de söylenebilecek anahtar cümlelerden biridir.
 
Kendi sesini ve duygusunu arayan ressamdır. Ressam gibi görür, Ressam gibi üretir.
 
Tuvali ile arasındaki dünyaya ait olan her şeyi temizlemek ister gibidir. Salt öz olanı bulacağını ümit eder.
 
İrfan Önürmen - Eylül 2011